Dünyayı Kadınlar Yönetseydi: Kilitli Kapılardan Şiddetsiz Bir Geleceğe
Bugün 8 Mart. Biz erkeklerin vitrinlerden telaşla çiçekler seçtiği, sosyal medyada afili tebrik mesajları paylaştığı o bilindik gün.
Ancak bugün, bir erkek olarak o karanfili uzatmadan önce aynaya bakıp kendimize sormamız gereken çok daha derin bir soru var: Dünyayı biz değil de kadınlar yönetseydi, bugün nasıl bir sabaha uyanırdık?
Bu soru romantik bir teselli ya da içi boş bir hayal değil. Tarihe dönüp baktığımızda 1900'lerin başında "İnsanca yaşamak istiyoruz" diyen kadınları o fabrikalara kilitleyip ölümlerine seyirci kalan zihniyet, savaşları çıkaran, şehirleri yıkan ve gücü hep "kaba kuvvetle" ölçen erkek egemen akıldı.
Eğer dünyayı kadınlar yönetseydi; anlaşmazlıklar silahlara sarılarak ya da yumruklar sıkılarak değil, masada, göz hizasında ve empatiyle çözülürdü. HEGEM (Sosyal Arabuluculuk Vakfı) vizyonunun bize yıllardır anlatmaya çalıştığı o "onarıcı adalet" ve "sosyal arabuluculuk" kültürü, kadınların hamurunda, yaşamı var etme ve koruma içgüdüsünde zaten saklı. Onlar bir krizi yönetirken yok etmeyi değil, onarmayı seçerler.
Oysa Bizim Yönettiğimiz Dünyada Kadınlar Hayatta Kalmaya Çalışıyor
Acı olan şu ki; bizim kurduğumuz ve yönetmekle övündüğümüz bu düzende, kadınlar dünyayı yönetmeyi geçtik, sokakta sadece yürüyebilmek, evlerinde sadece hayatta kalabilmek için mücadele veriyorlar.
Televizyon ekranlarında birer sayıya indirgenen kadın cinayetleri, erkek egemen aklın ve kriz çözemeyen, "Benim dediğim olacak" diyen hastalıklı egomuzun en kanlı iflasıdır. Bir kadının sadece "hayır" dediği, kendi hayatı hakkında karar almak istediği ya da boşanmak istediği için öldürülmesi, gücümüzün değil, iletişimsizliğimizin ve çaresizliğimizin bir kanıtıdır. Bizler, "Acaba bugün eve sağ salim dönebilecek miyim?" korkusunu hiç yaşamadık. Ama bu korkuyu onlara yaşatanın hemcinslerimiz olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.
Kurtuluşumuz Onların Aynasında
Bu şiddet sarmalından sadece cezaları artırarak çıkamayız. Toplumsal bir barışa, köklü bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var. Ve bu devrim, dünyayı kadınların o "onarıcı, yaşatıcı ve uzlaştırıcı" aklına teslim etmekle, ya da en azından o aklı kendimize rehber edinmekle başlar.
Biz erkekler; gücün kaba kuvvetle değil, iletişimle ölçüldüğünü öğrenmek zorundayız. Oğullarımıza "erkek adam vurur kırar" zehrini aşılamak yerine; onlara sosyal arabuluculuğu, şiddetsiz iletişimi, bir kadının sınırlarına saygı duymayı öğretmeliyiz. Uyuşmazlıkları yıkarak değil, kadınlardan ilham aldığımız o diyalog ve empati kültürüyle çözmeliyiz.
8 Mart, biz erkeklerin sadece tebrik edip kenara çekildiği bir gün olamaz. Bu gün; kendi içimizdeki şiddet kodlarını kırma ve dünyayı, kadınların o onarıcı vizyonuyla, onlarla omuz omuza yeniden inşa etme sözü verdiğimiz gün olmalıdır. Çünkü kadınların nefes alamadığı, sokaklarında özgürce kahkaha atamadığı bir dünyada hiçbirimiz gerçekten yaşıyor sayılamayız.
Dünyayı var eden, direnen ve bize insan olmayı yeniden öğreten tüm kadınlara sonsuz saygıyla...

Yorumlar
Yorum Gönder