Kaşıkla Verip Kepçeyle Almak: Memur Zammı Bir "İllüzyon" mu?

 


Her altı ayda bir, Türkiye’de milyonlarca kamu çalışanının ve emeklinin gözü kulağı Ankara’dan gelecek o "müjdeli" habere kilitleniyor. Yüzdeler havada uçuşuyor, enflasyon farkları hesaplanıyor, refah payı tartışmaları manşetleri süslüyor. Ancak perde kapandığında ve o zamlı maaş cebe girdiğinde, acı gerçekle yüzleşmek sadece birkaç gün sürüyor: Biz aslında zam almıyoruz, sadece kaybettiğimiz alım gücünün (eksik) bir telafisini yaşıyoruz.


Memur zammı meselesi, artık bir "gelir artışı" hikayesi olmaktan çıkıp, orta direğin yoksulluk sınırına tutunma mücadelesine dönüşmüştür. Peki, bu sistem nerede tıkanıyor?


1. TÜİK’in Marketi vs. Sokağın Gerçeği

Maaş zamlarının temel belirleyicisi olan TÜİK verileri, maalesef sokağın, pazarın ve market rafının gerçekliğinden giderek kopuyor.


 * Resmi enflasyon, maaş zammının tavanını belirlerken; piyasadaki gerçek enflasyon (kira, gıda, ulaşım) harcamaların tabanını oluşturuyor.


 * Memurun maaşı "kağıt üzerindeki" enflasyona göre artarken, harcamaları "hissedilen" ve can yakan enflasyona göre yapılıyor.


Sonuç? Maaşlara yapılan %20’lik, %30’luk "görkemli" artışlar, daha bankamatikten çekilmeden peynir fiyatına, kiraya ve faturalara gelen zamlarla buharlaşıyor.


2. "Vergi Dilimi" Soygunu


Türkiye’de memurun ve ücretli çalışanın en büyük kanayan yaralarından biri Vergi Dilimleridir.

 Yılbaşında yapılan zammın büyük bir kısmı, yılın ortasına gelmeden vergi dilimine girilmesiyle geri alınıyor.


Soru şu: Devlet, verdiği zammı neden vergi yoluyla geri istiyor?


Vergi dilimi matrahlarının, maaş zamları oranında artırılmaması, "kaşıkla verip kepçeyle alma" deyiminin ekonomideki vücut bulmuş halidir. Maaş artmış gibi görünse de, ele geçen net para aylar geçtikçe erimektedir.


3. "Seyyanen Zam" ve Liyakatin Çöküşü


Son dönemde sıkça başvurulan "seyyanen zam" (herkese eşit miktar artış) yöntemi, ilk bakışta düşük gelirli memuru koruyor gibi görünse de, uzun vadede kamudaki hiyerarşiyi ve liyakati yok etmektedir.


Yıllarca dirsek çürütmüş bir uzman doktor veya mühendis ile, daha az sorumluluk ve eğitim gerektiren bir kadro arasındaki maaş farkı, tarihin en düşük seviyelerine inmiştir. 

"Eşit işe eşit ücret" ilkesi, "herkese eşit yoksulluk

noktasına evrilmektedir.


Okumanın, kariyer yapmanın, sorumluluk almanın maddi karşılığının olmadığı bir sistem, kamu verimliliğini de içten içe çürütür.


4. Refah Payı: Bir Lütuf mu, Hak mı?


Ekonomi büyüyor deniliyor. Eğer Türkiye ekonomisi büyüyorsa, neden çalışanlar bu büyümeden "Refah Payı" adı altında pay almak için her dönem siyasi iradenin iki dudağı arasına bakmak zorunda kalıyor?


Refah payı bir seçim vaadi veya bir "gönül alma" aracı olmamalıdır. Eğer büyüme varsa, bu otomatik olarak maaşlara yansımalıdır. Enflasyon farkı "sıfıra sıfır" elde var sıfırdır; gerçek zam, ancak büyümeden pay verildiğinde gerçekleşir.


Sonuç: Rakamların Ötesindeki Yoksullaşma



Özetle, her zam döneminde açıklanan o cafcaflı oranlar, aslında bir illüzyondan ibaret. 


Memur zammı;


 * Kiralar karşısında erimiştir.

 * Market etiketleri karşısında yenilmiştir.

 * Vergi dilimleri karşısında çaresizdir.


Mesele, maaşın kaç bin lira olduğu değil, o parayla ne kadar "hayat" satın alınabildiğidir. Ve ne yazık ki, her geçen gün satın alabildiğimiz hayat biraz daha küçülüyor.

 Memurun ihtiyacı olan, sadece yüksek bir oran değil; öngörülebilir, vergi adaleti sağlanmış ve alım gücünü gerçekten koruyan istikrarlı bir ekonomidir.


HAZIRLAYAN: Serkan HORUZ

( Çalışma Ekonomisi End. İlişkileri Uzmanı)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sağlık Çalışanlarının Dikkatine: Rapor Dönemindeki Ek Ödeme Kesintilerini Geri Alabilirsiniz!

BİREYSEL EMEKLİLİK SİSTEMİNDE ( BES) HAVUÇ BİTTİ, SIRADA TES SOPASI MI VAR?